Delhi: Bir de hhy anlatsın (2)

Laxman beni National Museum’a bırakırken kendisinin öğle yemeğine gideceğini ve yaklaşık 1 saat sonra döneceğini, erken çıkarsam endişelenmemem gerektiğini söyledi. Ben de kapalı mekanda vakit geçirmek istediğim için kendisine acele etmemesini söyleyip müzeye girdim. Müze Hindistan tarihi ve Hinduizm hakkında bilgi edinmek için oldukça güzel. Bölgede kurulmuş olan medeniyetlere ilişkin tarihi kalıntılar, resim, heykel gibi birçok eser burada tarihsel ve kronolojik hikayeleriyle sergileniyor. Hindistan coğrafyasının 5000 yılına ışık tutuyor. Benim ilgimi en çok tanrı heykelleri çekti. Her şeyin bir tanrısı var. Ne lazımsa at bi tanrı unut dünyevi dertleri…Ben Mohini ve Varunani’yi sevdim 😛

  

Müzenin resim galerisi de oldukça zengin    Müze 3 kattan oluşuyor ve hakkını vererek gezmek için 3 saat kadar ayırmak gerekiyor. Ben yaklaşık 2 saat kadar gezindikten sonra en son müzenin dükkanına uğradım ancak satın almaya değer bir şey bulamadan müzeden ayrıldım. Laxman kapının orada beni bekliyordu. Nereye gidelim patron dedi. Ben de şu Hümayun’un mezarını (Unesco Kültür Mirası) bir görelim dedim. Naapıcan abi orda falan dediyse de “Obama’lar bile Delhi’ye geldiklerinde buraya götürmüşler” deyip Laxman’ı ikna ettim. Laxman Lotus Temple’ı daha fazla beğeniyormuş ve kapanmadan oraya gidelim istiyormuş. Tamam yetişiriz, ben çok vakit harcamam Hümayunla dedim ve gezmeye başladım. Bu arada Delhi’deki müze, anıt vb. ücretli girilen yerlerin yaklaşık 200-250 rupi (4-5 ABD doları) olduğunu belirtmeliyim. Halkın ödediği giriş ücretleri ise 5-10 rupi arasında değişiyor.     

Hümayun’un mezarı içerisinde vakit geçirmek için de güzel bir yer. Yeşillikler ve havuzlar şehrin keşmekeşinden uzaklaşmak için iyi bir alternatif olabilir. Zira Delhi’de trafik gürültüsünden kaçabilmek pek kolay değil. Dışarı çıktığınız anda düt düt düüüüüt kafanızın ütülenmesi pek mümkün.  Hümayun’un mezarından sonra kapanmadan yetişebilmek için doğrudan Lotus Temple’a gittik. Aslında Baha’i dinine ait olan bu tapınak şekli itibarıyla lotus çiçeğine benzemesi nedeniyle bu adı almış. Tapınağın yüksekliğinin yaklaşık 40 metre olduğu belirtiliyor ve içerisinde kolon göremedim. Etrafı 9 havuzla çevrili yapı mermerden inşa edilmiş ve 27 dev yaprağıyla gerçekten ihtişamlı. Bu tapınak Baha’i dininin dünyadaki 7 tapınağından 1 tanesi olması itibarıyla da ayrı bir öneme sahip. Girişte oldukça uzun bir kuyruk vardı ve girerken ayakkabılar görevlilere numara karşılığı teslim ediliyor (ücretsiz). “bu kalabalıkta kaybolmaz inşallah” deyip ayakkabıları verirken insanın kalbi kıpır kıpır oluyor. Yolun kalan bölümünde yerde hasır bir örtü var. O bile çok sıcak. Örtü olmayan bölümlerde ise ayağınız ciddi ciddi yanıyor.  Tapınağa girişte oldukça uzun bir kuyruk vardı ama pilavdan dönenin kaşığı kırılsın demişim bir kere. Halkın o samimi itip kakmalarına hemen uyum sağlayıp sabırla sıranın gelmesini bekleyerek nihayet içeri girdim. İçeri girişte beni şaşırtan bir biçimde herkes çok düzgün bir sıraya girdi. Ayrıca gönüllüler İngilizce ve Hintçe olarak Baha’i dini hakkında bilgi verdiler. Bana en ilginç gelen dini ne olursa olsun herkesin burada ibadetini yapabileceği kısmı idi. Gönüllüler bizi kendi inanışlarımız doğrultusunda dua etmemiz için teşvik ettiler. Gece görüntüsü de gerçekten çok güzelmiş (foto internetten).

Tapınaktan ayrılırken ayakkabıları sorunsuzca almak farklı bir mutluluktu benim için. Çıkışa doğru yürürken resmi üniformalı bir adam bir gence tokadı basıyordu. Halk ise ürkek ama meraklı biçimde olayı izliyordu. Kendi kendime “noluyo layn” derken baktım Laxman uzaktan gel gel yapıyo. Hızla uzaklaştım ortamdan. Dedim nedir olay? Laxman adamın hırsızlık yaparken yakalandığını, polisin de kendi yöntemleriyle cezalandırdığını, arbede çıkabilir diye orada durmasak daha iyi olacağını söyledi. Eh dedim bize ne, biz yolumuza gidelim arkadaş haydi Qutub Minar’a.

Qutub Minar (Unesco Kültür Mirası) gezi için tespit ettiğim son yerdi. Tahmin edileceği üzere Qutub Minar bir minare. 73 metre uzunluğunda ve tepesine 379 basamak tırmanılarak çıkılıyormuş. Çapı tabanda 14 metre kadarken en tepede bu mesafe 3 metreye düşüyormuş.

   

Kompleksin için de bir de yarım kalmış bir yapı var. Alai Minar adını kompleksin içindeki Quwwat-ul-Islam mescitini iki katına çıkartan Sultan Ala-ud-Din Khalji’den almış. Alai Minar Qutub Minar’ın iki katı uzunluğunda olacak şekilde tasarlanmış ancak Ala-ud-Din Khalji ölünce çalışmalar devam etmemiş ve 25 metre yükseklikte kalmış.

İlgi çekici bir diğer şey ise 7 metrelik bir sütun. Söz konusu sütun yüzlerce yıldır paslanmıyormuş ve o kadar pürüssüz bir şeklin o günkü teknoloji ile nasıl yapıldığı halen gizemini koruyor.

O gizem, bu sır derken Delhi’deki gezimin sonuna gelmiştim. Laxman’a son bir kez daha çek bakalım dedikten sonra nihayet otele geri döndüm ve Delhi’deki gezi günümü tamamladım.  Sanırım oldukça verimli de oldu. Haftanın geri kalanında sabahtan akşama kadar çalıştığım için çok fazla dışarı çıkmadım ancak bir gece Delhi’nin ticari merkezi olan Connaught Place’e bir gece de Hintli bir arkadaşın rehberliğinde bir halk pazarına gitme şansını buldum. Connaught Placa kocaman bir daire şeklinde ve içerisinde bilindik markaların mağazaları var. Tüm çemberi yürümek yaklaşık yarım saat alıyor. Ayrıca Mc Donalds, KFC ve Dunkin Donut gibi uluslararası zincirleri de burada görmek mümkün. Oraya kadar gitmişken yakındaki Jantar Mantar (güneş saati) da ziyaret edilebilir. Halk pazarları ise gerçek ucuzluk merkezi ve burada üzerinde etiketler bulunan ürünler var. Söz konusu ürünler için halk dahil kimse pazarlık yapmıyor ve fiyatlar süper. Örneğin 1 Hint fuları 1 dolar.

Gelelim tarihe not düşmek istediğim ilginç detaylara. Öncelikle trafik çok kötü. Arabaların arkasında “lütfen korna çalınız” yazan bir yer. Yolda vakit geçirdiğiniz zaman insanın gürültüden kafası şişiyor. İnsanların bakışları çok değişik. En ilginci pisuvarda hacet giderirken yanıma gelen bir Hintli’nin kafasını 90 derece çevirip 30 cm mesafeden bakışlarını iş bitene kadar üzerime doğrultmasıydı.

Ve final. Çalıştığımız iş yerinde (ki kendisi Hindistan’ın önde gelen bir yazılım firmasıdır) üzerime fare atlaması oldu. Bilgisayarın kasasının üzerinden bacağıma atlayan fare, hızlı bir şekilde üzerimde yürüdükten sonra odanın içinde dolaşmaya başladı, cama falan çıktı. Adamlar bana güldü “muhahaha, nooldu len” dercesine. Halbuki o anda üzerime tavşan da atlasa aynı tepkiyi verirdim herhalde :D. Neyse ki adamlar kapanla yakaladılar hemen. Sanki sinek avlar gibi profesyoneldiler. Sonra bir tane daha çıktı, onu ise Hintli kardeşlerden biri kuyruğundan eliyle yakaladı ve görevlilere teslim etti. Adeta Karate Kid filminde çubukla sinek tutan Bay Miyagi geldi aklıma.

Hindistan’la ilgili son sözüm ise kesinlikle dünyadaki farklı yerlerden ama çok fakir ve bunun sonuçlarını hayatın her alanında görmek mümkün. Dünya nüfusunun büyük kısmının bu şekilde yaşadığını bilmek ise düşündürücü.

sevgiler…

 

This entry was posted in Delhi, HİNDİSTAN, Yurt Dışı and tagged , , , , , , . Bookmark the permalink.

One Response to Delhi: Bir de hhy anlatsın (2)

  1. Paheli says:

    Alauddin Khalji’nin yanina ugrayipta Panmavati’yi ziyaret etmek olmaz bence . Hayatimi yoluna koyunca bende yollara düsecem

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *