Haziranda Kopenhag: 7. Gün (Odense & Troense)

Gezimizin son gününü Danimarka’nın ortasında bulunan Funen adasının başkenti sayılabilecek Odense şehrini gezmeye ayırmıştık. Odense, Hans Christian Andersen’in doğduğu şehir. Hani “Andersen’den Masallar” diye bildiğimiz ünlü masal yazarı. Andersen, Danimarka’nın gururlandığı ve bunda sonuna kadar hakkı olduğu bir isim. Danimarka’ya gelene kadar Hans Christian Andersen hakkında çok az şey biliyordum. Bana kalırsa gerçekten bir dehaymış.

Odense’de arabamızı park ettikten sonra Hans Christian Andersen’in doğduğu evi aramaya başladık. Tek katlı evlerin olduğu sokaklar çok özenliydi. Andersen’in yaşadığı dönemde bu bölgede fakir aileler yaşıyormuş. Hatta bir evde 5 ailenin barındığı bilgisi durumu daha da açıklıyor.

odense

odense

odense

odense

odense

odense

Andersen’in 1805 yılında Odense’de doğduğu ev müzeye çevrilmiş. Ev, yandaki binayla birleştirilmiş ve gezmesi zevkli hale getirilmiş. Kişi başı 70 dkk (26 tl) ödeyerek müzeye giriş yaptık.

H. C. Andersen fakir bir ailede dünyaya gelmiş. Babası ayakkabı tamirciliği ile uğraşırken, annesi de çamaşır yıkayarak aile geçimine katkı sağlıyormuş. 2 yaşına kadar bu evde kalmış. Sonrasında 14 yaşına kadar kaldığı başka bir eve (HC Andersen Barndomshjem) taşınmışlar. Çoğu masalın temelinin yattığı söylendiği o ev de ziyarete açık ancak biz görmedik. Sonrasında Kopenhag’a yerleşmiş ve dünyaca ünlü yazarlığa kadar yükselmiş. Kopenhag’da Nyhavn’da kaldığı evler numaralarıyla belirtiliyor ancak ziyarete açık değil. Nyhavn’daki çalışma odası ve kullandığı eşyalar bizim gezdiğimiz müzede sergileniyor.

Andersen 11 yaşındayken babasını kaybedince, çamaşır ve temizlik işlerinde annesine yardımcı olmaya başlıyor. Sonrasında Kopenhag’a gitme amacı; tiyatro oyuncusu olma hayali. Kopenhag Üniversitesinde okurken kitap, şiir, oyun ve hikaye yazmaya başlıyor. Türkiye’ye de geldiği bilindiği birçok seyahat sonrasında, gezi kitabı da yazmış. Ancak dünyaca üne kavuşmasını sağlayan 1835’de yazdığı “Fairy Tales, Told For Children” (Çocuk Masalları) kitabı olmuş.

Andersen’in bu kadar ünlü olmasının sebebi masallarının diğerlerinden farklı olması. Bazen ironi, bazen alaycı olmasıyla kullandığı tarz çok geçmeden fark edilmiş. Masallarının bir kısmının kötümser veya acıklı olması zor bir çocukluk dönemi geçirmesiyle ilişkilendiriliyor. Yaşamı boyunca 150’nin üzerinde masal yazmış.

Andersen’in tarzı kadar fiziksel yapısı da dikkat çekmiş. 1.85 m uzun boyu ve uzun burnu yüzünden çocukluk döneminde alay konusu olmuş.

andersenin evi

hans christian andersen

Andersen’in orjinal şapkası

andersenin şapkası

Anlaşılan o ki, Andersen’in kağıtla arası hep çok iyiymiş. Yazı yazmaya başlamadan önce kağıtlara renkli figürler çizermiş. 3 boyutlu yazma yeteneği, ince detaylı el işçiliğine hayran olmamak elde değil.

andersenin çalışmaları

Andersen’in yaptığı minyatür sandalye

minyatür sandalye

Yazdığı bazı masalları anımsatan bölümler de var müzede. “Prenses ve Bezelye Tanesi”ne bayılırdım. Uzun zaman önce hafızamdan kazınıp silinmiş sanki. Müzeye gitmeden yaklaşık 1 ay önce tesadüfen Selin’e okumak için almıştım. Okurken bu masalı anımsadığımı farkettim. Çok severdim oysa. Selin de yeni öğrendiği masaldaki simgelerle müzede karşılaşınca çok hoşuna gitti. Hani prenses uyurken 40 kat döşeğin altındaki bezelye tanesini fark eder de böylelikle prenses olduğuna inanırlar.

andersen müzesi

Müzenin bir bölümünde Andersen için yapılan tablolar bulunuyor.

andersen müzesi

andersen müzesi

Müzenin modern kısmından Andersen’in yaşadığı eve geçiş yapılıyor. İçerideki eşyalar orjinalleri değil tabi. Andersen’in anlatımlarına göre tasarlanmış odalar var.

Andersen’in yatağı, mutfaktaki yemek masası ve tel dolap

andersenin bebek yatağı

andersen müzesi

Ayakkabı tamircisi olan babasının çalışma alanı

andersen müzesi

Kopenhag Nyhavn’daki evinden; çalışma odası.

andersenin çalışma odası

Müzenin bir bölümünü kütüphane oluşturuyor. Andersen’in kitaplarının dünyanın birçok diline çevrildiği gösteriliyor. Ülke sayısı haddinden fazla. Türkçeye çevrilmiş olanlar da sergileniyordu. Fotoğrafını çekmemişim nedense.

andersen müzesi

andersen kitapları

Bazı masallarını hatırlamak isterseniz; Kibritçi Kız, Çirkin Ördek Yavrusu, Prenses ve Bezelye Tanesi, Kurşun Asker, Karlar Kraliçesi, Küçük Denizkızı bunlardan sadece birkaçı. Burada kronolojik olarak yazdığı masalları bulabilirsiniz. Bu siteyi incelerken ismi tanıdık geldiği için tesadüfen “The Flying Trunk”ı okumak için açtığımda beni şaşırtan bir şey oldu. Masal Türkiye’de geçiyordu. Masalda, bir tüccarın oğlu uçan bir sandıkla Türkiye’ye gelir. Sevdiği adam nedeniyle çok mutsuz bir hayat süreceği kehanetinde bulunulan, bu nedenle de kalenin çatı katına kapatılan bir prensesle evlenmek ister. Ancak kral ve kraliçeye bir hikaye anlatarak onları ikna etmek zorundadır. Mutfakta bulunan eşyaların dile geldiği zeka dolu bir masal anlatır. Sonrasını okumak isterseniz diye anlatmayayım. Ne yazık ki bu masal da mutsuz bitenlerden bir tanesi. Okumak isterseniz; bu adreste. 

1875 yılında Kopenhag’da karaciğer kanserinden hayata veda eden Andersen, vefatından 3 yıl öncesine kadar masal yazmaya devam etmiş. Bana kalırsa masalları daha çok uzun yıllar nesilden nesile taşınarak ölümsüzlüğü devam edecek.

Müze çıkışında karşıdaki hediyelik eşya dükkanına uğradık. Dışı gibi içi de sevimli bir dükkan. Ev aksesuarları çok hoştu.

andersen müzesinin karşısındaki dükkan

Sankt Knuds Kirke, 13. yy’ dan kalma gotik yapıda inşa edilen bir katedral. Ahşap sunağının üzerinde 300’den fazla figür bulunuyormuş. İşçilik gerçekten inanılmaz.

Sankt Knuds Kirke

Sankt Knuds Kirke

Odense’ den sonra yaklaşık 40 km uzaklıktaki Troense’ye gittik. Bir gün önce otel sahibimiz Jette’ye deniz kenarında hoş manzaralı bir yer önerebilir mi diye sormuştuk. Troense’yi gidebileceğimizi söylemişti. Bu bölgenin zenginleri orada oturuyormuş.  Danimarka’nın refah düzeyinin yüksek olduğunu, dolayısıyla maddi durumu kötü olanın pek varolmadığını biliyoruz. Bu nedenle Troense’yi daha çok merak etmiştik. Geniş bahçeli, büyük bakımlı evleri görünce ağzımız hafiften açık kaldı tabi. Güzel tarafı buranın samimi olması. Daha önce Beverly Hills’i görmüştük ve turist akınından insanların kendilerince önlem alarak geniş duvarlar örmesi nedeniyle orayı bir türlü sevememiştim. Troense daha farklı. Belli ki güzel yaşantılar saklı. Huzurlu, sakin ve içten.

troense

troense

troense

troense

troense

troense

troense

troense

Deniz kenarına yürüdüğümüzde hava iyice kapamıştı. Anneanne ve dedesiyle birlikte deniz kenarına gelen çocuklar ördeklere ekmek atıyorlardı. Çok geçmeden Selin de onlara katıldı.

troense

troense

troense

troense

troense

Otele yerleştiğimiz ilk gün Jette, istersek barbekü yapabileceğimizi söylediğinde Tolga bu fikri kafasına çoktan koymuştu. Danimarka’daki son akşamımızı böyle değerlendirdik. Markete gittik. Etlerimizi, peynirimizi, şarabımızı ve meyvemizi aldık. Bu konuda artık usta olduğunu kanıtlayan sevgili eşim barbeküyü yağmura rağmen kolaylıkla yaktı. Dışarıdaki koltuklar ıslandığından açık havada oturamadık belki ama hayatımız boyunca unutamayacağımız bir anı yaşamış olduk. İyi ki yapmışız, harikasın hayatım.

Bu noktada bir teşekkür de anneme etmeliyim. 4 yaşında bir çocuk ve 14 aylık bir bebekle seyahat etmek hem kolay, hem zor. Zorluklarını azaltan, yorulmasını hiç istemediğimiz halde bize harika yemekler yapan, o kadar koşturmacaya rağmen hiç şikayet etmeyen, aksine harika bir yol arkadaşı olan ve varlığıyla gezimizin unutulmaz ve keyifli geçmesini sağlayan canım annem: İyi ki varsın…

Böylelikle “Haziranda Kopenhag” serimizi de tamamlamış olduk. Danimarka harika bir ülke. Bilindik rotaların dışında ve gezilecek birçok yer var. 1 haftaya ancak bu kadarını sığdırabildik. Egeskov Slot’a gidemedik mesela. Çocuklar için aktivitesi fazla olan kalelerden birisi. Yine önemli kalelerinden bir tanesi de Frederiksborg Slot. Planlama yaparken bu kaleleri de değerlendirebilirsiniz. Yazdıklarımızdan faydalanırsanız ne mutlu bize. Bizim gidemediğimiz ve sizin önereceğiniz başka yerler varsa yazacağınız yorumlar gitmek isteyenler için faydalı olabilir. Sevgiler…

paylaşmaya değer bulduysan eğer...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn
DANİMARKA, Odense, Troense, Yurt Dışı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 yorum

Haziranda Kopenhag: 6. Gün (Legoland Billund & Ribe)

Sabah güzel bir otelde, güzel bir manzaraya uyandık. Çok eğleneceğimizi tahmin ettiğimiz bir gün bizi bekliyordu. Kahvaltımızı yapar yapmaz yola çıktık. Otelimiz Legoland’e 27 km uzaklıktaydı. Legoland çevresindeki otellerin daha pahalı olması nedeniyle Vejle’de kalmaya karar vermiştik. Ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi bir önceki yazıda anlatmıştım zaten.

Legoland, Billund şehrinde bulunuyor. 1968 yılında açılan park Legoland’lerin en büyüğü. Diğerleri California, Florida, İngiltere (Windsor), Almanya (Günzburg), Malezya ve Dubai’de bulunuyor.

Legoland’ e erken gitmenizi tavsiye ederim. İçeride sizi bekleyen çok sayıda aktivite var. Arabamızı geniş otoparka bıraktıktan sonra daha park alanına girmeden lego karakterler karşıladı bizi.

Legoland      Legoland

Legoland giriş biletlerimizi birkaç ay önceden internetten satın almıştık. İnternetten satın almak gişeye göre daha uygun oluyor. Kişi başı bilet ücreti 100 tl civarındaydı. Elimizdeki çıktıyı turnikedeki görevliye uzattık. Bir barkod taramasından sonra içerideydik. Girişte verilen Legoland haritası çok yararlı oluyor. Plan yapmak önemli. Görmek istediğiniz canlı gösterilerin saatlerini kaçırmamak için elinizdeki haritadan faydalanabilirsiniz. Haritalarda her aktivitenin açıklaması bulunuyor. Bu noktada Türkçe harita var mıdır diye düşünürseniz, maalesef yok. Bizim parkı tamamlamamız çocuklardan dolayı daha kolay oldu. Çünkü roller coaster gibi enerjisi yüksek aktivitelere binmeyi tercih etmedik.

Önceki günlerde ara ara yorulduğunu söyleyip kardeşinin pusetine oturmak isteyen Selin, oradan oraya koştururken yorgunluğunu farketmedi bile. Çok heyecanlıydı ve her şeye binmek istiyordu. Sadece bir günümüz olduğundan zamanı akıllıca kullanmamız gerekiyordu. Girişteki miniland, yani Legolardan oluşan mini şehirleri görmeyi en sona sakladık. Çünkü aktiviteler parktan 1 saat önce kapanıyordu. Son 1 saatte miniland’i gezip, alışveriş yapmaya karar verdik. Elimizdeki haritadan Selin’in yaşına uygun olanları belirledik. Hiçbirini atlamamak için haritayı sık sık kontrol ederek eğlenceye başladık.

Legoland

Legoland

Legoland

Legoland

Legoland

Parkın içinde sıklıkla lego havuzları göreceksiniz. Özellikle korku evi gibi daha büyük yaşta olan çocuklar ve yetişkinlere yönelik olan aktivitelerin önlerinde çocukların oyalanması için düşünülmüş.

Lego havuzu

Lego havuzu

Miniland’e mutlaka zaman ayırmalısınız. Resmen minyatür bir dünya yaratmışlar. 20 milyonun üzerinde lego kullanılarak oluşturulan minyatür şehirlere hayran kalmamak elde değil. Aklınıza gelebilecek ülkelerin en önemli şehirlerini görüyorsunuz. Londra, Paris, Hong Kong, Mısır, Los Angeles, Amsterdam ve daha birçoğu. Kopenhag için Nyhavn’ı olduğu gibi mintürleştirmişler. Binaların renkleri, üstündeki yazılar, yol üstündeki cafeler tıpa tıp aynıydı.

Legoland

Legoland

Legoland

Beverly Hills’den bir film seti canlandırılmış. Yönetmen elinde megafonuyla “3, 2, 1… Action!” diye bağırıyor, kameralar hareket ederken figürler de savaşa başlıyor.

Legoland

Legoland

Legoland

Legoland

Legoland

Minyatür şehirlerin arasında hareketli sistemler de vardı. Hareket eden trenler, arabalar, uçaklar, gemiler, dönen yel değirmenleri, yürüyen insan figürleri hatırladıklarımdan bazıları. Türkiye’ye özgü olarak Türk Hava Yolları’nın pistte ilerleyen büyük bir uçak legosu vardı.

Legoland

Miniland’i kısa sürede detay detay incelemek çok zor. Ne var ki, o minyatür şehirlerin arasında saklı olan detaylar benim daha çok ilgimi çekti. Eşini işe uğurlarken sokaktan geçen yaşlı bir teyze, bir salın üzerinde fotoğraf çektiren gelin ve damat, ağaçların altında piknik yapan figürler, dans eden folklor ekipleri vb. birçok detay göreceksiniz.

Legoland

Legoland

Legoland

Legoland

Daha çok kızların sevdiği Lego Friends serisinin minyatürü de unutulmamış. Selin için Heartlake şehri miniland’den daha etkileyiciydi.

Legoland

Legoland

Legoland

Legoland

Legoland için önerebileceğim birkaç şey var. İlk olarak parkın açılış saatini çok geciktirmeyin. İçerideki eğlenceye kendinizi kaptırınca zaman su gibi akıp geçiyor. Canlı olarak sahnelenen birkaç etkinliği izlemek isterseniz, etkinliklerin saatlerini öğrenip zamanınızı ona göre ayarlayın.

Bizim Legoland’ de olduğumuz gün güneş arada sırada yüzünü gösterse de hava genellikle bulutluydu. Bu nedenle su içerikli aktiviteler hava bulutlandığında kapalı oluyordu. Yazın insanlar yedek kıyafetlerle geliyorlarmış. Biz bazı parkurlarda ıslandık. Eğer yazın gidiyorsanız yedek kıyafet veya yağmurluk görevi gören pançolardan götürmeyi unutmayın.

Parkın içinde yemek yemek isteyebileceğiniz çeşitli restoran ve cafeler mevcut. Fast-food içerikli olanlar nispeten daha ucuz olsa da genel olarak yiyecek elbette pahalı. Bu konuda yapacak çok bir şey yok. Yanınızda taşımak isterseniz içeride piknik masaları olduğunu anımsıyorum sanki.

Alışveriş için büyük bir lego mağazası var. Parkın kapanış saatine doğru mağaza oldukça kalabalık oluyor. Alacağınızı önceden belirlerseniz işiniz bir miktar daha kolay olabilir. En azından kasa sırasında daha az beklemiş olursunuz. Fiyatlara gelince… “Her şey yerinde daha pahalı olur” düşüncesinin doğru olduğunu söyleyebilirim. Bizim aldığımız lego Türkiye’de 10-15 tl civarında daha ucuzdu. Ancak Legoland’ de tüm çeşitleri bulabiliyorsunuz. Bence Legoland’ deki mağazadan alışveriş yapmak, tüm gün yaşadığınız eğlencenin bir anısı ya da tamamlayıcısı oluyor. Bir de elleri kolları kocaman Legolarla dolu insanları gördükçe, çocuğunuzun eli boş çıkmasını istemiyorsunuz. Bunlar sadece benim fazlaca duygusal düşüncelerim olabilir ama göz önünde bulundurun diye söylüyorum.

Legoland

Son olarak;  “Aman çocuklar eğlensin işte, biz de oyalanırız” diye düşünüyorsanız, hemen kurtulun o duygudan. Çok mutlu ayrılacaksınız oradan.

Legoland

Legoland’in kapanış saatleri aynı ay içinde bile farklılık gösteriyor. Bu adresten takip edebilirsiniz. Bizim gittiğimiz dönemde park 18:00’de kapandı ve gün hala apaydınlıktı. Hemen otele dönmek istemediğimizden Lonely Planet rehberimize başvurduk. 60 km uzaklıktaki Ribe’ye doğru yol aldık. Ystad’dan sonra spontane gelişen ikinci sürpriz de Ribe oldu.

Danimarka’nın en eski kasabası olarak tanıtılıyor Ribe. Geniş meydanındaki katedral oldukça heybetli. Eğer açık olsaydı en üst noktasına kadar tırmanırdık eminim. Manzarasının harika olduğu yazıyor rehberde.

Ribe Domkirke

Vikinglerin tarihçesinin halen araştırıldığı Museet Ribes Vikinger müzesinde ortaçağdan kalma arkeolojik kalıntılar bulunuyormuş. Ayrıca Ribe Vikinge Center’da küçük bir Viking şehri yaratılmış. Personelin de yerel kıyafetler içinde olduğu müzede fırında ekmek yapımından, deri kullanılarak yapılan eşyalar, çanak, çömlekler sergileniyormuş.

Ribes Vikinger

Ara sokaklarda dolaşıp, etrafı fotoğrafladık.

Ribe

Ribe

Ribe

Ribe

Ribe

Şirin bir cafede tatlı ve sıcak çikolata molası verdikten sonra otelimize dönmeye karar verdik. Jette bugün için Legoland’e gideceğimizi biliyordu. Döndüğümüzde ne kadar çok yorulmuş olduğumuzu tahmin ettiğini söyledi. Kış bahçesinde yorgunluk atmak için bize bir sürpriz hazırlamıştı. İçerideki ısıtıcıyı çalıştırmış, mumları yakmış ve içmemiz için şarap bırakmıştı. Tüm yorgunluğumuza değdi doğrusu…

Vejle hotel

 

paylaşmaya değer bulduysan eğer...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn
Billund (Legoland), DANİMARKA, Ribe kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Haziranda Kopenhag: 5. Gün

Güneşli günlerden sonra bugün yağmura uyanmıştık. Kopenhag’daki evimizi boşaltmak kolay olmadı. Canım annemin yaptığı son yemeğimizi yedikten sonra bir yandan mutfağı düzenlerken diğer yandan da bavullarla haşır neşirdik. Ben bavulu düzenlerken, minik Çağla’mız kendine yeni bir oyun bulmuş ve ben arkamı döndüğümde bavula yerleştirdiklerimi yere boşaltıp kıkır kıkır gülüyordu.

Bugünkü rotamız Kopenhag’ın 50 km kuzeyinde bulunan Kronborg Kalesi. Aynı zamanda William Shakespeare’in ünlü Hamlet eserindeki Hamlet’in Kalesi olarak da biliniyor.

Deniz kıyısında bulunan Kronborg Kalesi’nin tarihi 15. yy’a dayanıyor. Çeşitli krallar tarafından kullanılan kale, uzunca bir süre Baltık Denizi’nde bir geçiş yolu görevi görmüş ve 400 yıl boyunca buradan geçen tüm gemilerden vergi hatta haraç alınmış. Bu haracı vermeyen gemiler topa tutulmuş. İsveç sınırına en yakın nokta olan (4 km) Kronborg Kalesi, aslında bu amaçla yapılmış ama sonradan karşı kıyıya gözdağı vermesi açısından stratejik bir öneme sahip olmuş.

UNESCO mirası ve Rönesans döneminin en iyi örneklerinden biri olan Kronborg Kalesi’nin içi de mutlaka görülmeli. Hazine odaları, balo salonları güzel korunmuş. Yaz aylarında “Hamlet” gösterileri sergileniyormuş.

Kronborg Kalesi

Kronborg Kalesi2

Kronborg Kalesi3

Gezimizin 5. gününün bir kısmı yolda geçti diyebilirim. Sonraki günler için yaptığımız planlar Danimarka’nın batısında kalıyordu. Kronborg Kalesi’nden çıktığımızda Odense’deki otelimize varmak için yaklaşık 200 km kadar yolumuz vardı. Bu geziyi daha seyirlik bir hale getirebilmek için deniz kenarından ilerledik. Karnımız acıktığında tam da istediğimiz gibi bir kasabaya gelmiştik: Gilleleje.

Gilleleje, North Zealand bölgesinin en kuzey ucu. Deniz kıyısındaki bu bölgede genellikle Danimarkalıların yaz aylarında tatillerini geçirdikleri yazlık evleri bulunuyor. Kumsal plajları, martıları, kıyıdaki küçük tekneleri ve bakımlı evleriyle Kopenhag’dan çok farklı bir doku var burada.

Gilleleje

Gilleleje

Gilleleje

gilleleje sahili

Gilleleje’de deniz kenarında vakit geçirdik. Hava yağmurluydu ve oldukça serindi. Onca yol yanımızda taşıdığımız montlar ilk defa burada işe yaradı. Etraf çok sessizdi. Martıların sesinin dışında neredeyse hiçbir ses yoktu. Fast-food tarzı tek katlı küçük bir restoran, önüne birkaç tane piknik masası koymuştu. Fazla turist görmemelerinden olsa gerek, İngilizce menü yoktu. Neyse ki çeşitli yemeklerin resimlerini duvara asmışlardı. Yoksa büyüklü küçüklü envai çeşit deniz ürününün isimlerini bilmemize imkan yoktu. Seçtiğimiz deniz ürünlü tabaklarımızı ve biramızı plastik tek kullanımlık tabak ve bardaklarımızda alıp masaya yerleştikten sonra salaş bir ziyafet çektik. Yediklerimizde gözü olan martıları da ihmal etmedik. Biz vermesek onlar bir şekilde kapıp gideceklerdi sanki.

gillelejede yemek vakti

deniz urunlu yemegimiz

Hemen yandaki balıkçıya girdik. Baltık Denizi kıyısında taze somon ve ton balığını görmek kaçınılmazdı. Balıkların dışında küçüklü büyüklü karides, kalamar, ıstakoz ve yengeç tanıyabildiklerimizden bazılarıydı. Buğulanmış camın arkasındaki tezgahta duran balıkları video kameraya alırken, satıcı hemen camı temizlemeye başladı. Artık her şey daha albeniliydi. Sonra bize dönüp gülümsedi. Nedendir bilinmez bu durum benim çok hoşuma gitti. İşini sahiplenmek, özen göstermek, karşıdakine saygı duymak unuttuğumuz ya da artık çokça rastlamadığımız kavramlar mıydı?

balikci balikci2 balikci3

Gezimizin bundan sonraki bölümünü Legoland ve çevresi için planlamıştık. 3 gece kalacağımız Vejle’deki otelimiz Gilleleje’ye 300 km uzaklıktaydı. Daha fazla oyalanmadan biran evvel yola çıkmak istedik. Danimarka’nın 3. büyük adası olan Funen üzerinden iki büyük köprü daha geçtikten sonra akşam hava kararmak üzereyken otelimize vardık. Vejle Golf Bed&Breakfast Hotel tahmin ettiğimizden daha ıssız bir yerdeydi. Navigasyon olmasaydı çok zorlanacağımız kesindi. Dümdüz uzanan yeşil arazide bulunan otelimizin hemen yakınında Vejle Golf Kulübü varmış. İsmindeki golf buradan geliyormuş. Booking.com dan bulduğumuz otelin fotoğraflarını zaten çok sevmiştik. Yine de her zaman fotoğrafların gerçeklerle örtüşmediğini bildiğimizden merak ediyorduk. Arabadan indiğim anda otel kalbimi kazanmıştı bile. Şu andan itibaren okuduklarınızla ilgili olarak acaba otelin reklamını mı yapıyor diye düşünebilirsiniz ancak kesinlikle öyle olmadığını bilmelisiniz. Apart otelden çok butik otel diyebileceğim Vejle Golf B&B şu ana kadar kaldığım otellerden çok farklıydı. Her günün sonunda gitmek için heyecanlandığım, her köşesini doya doya yaşamak istediğim başka bir otel hatırlamıyorum. Otelin sahibi Jette’nin her detayla kendisinin ilgilendiği belli oluyordu. Kendisi de ailesiyle birlikte orada yaşadığı için bizimle sürekli ilgilendi ve kelimenin tam anlamıyla bizi evimizde hissettirdi. Otelin çatı katında kaldık. İki oda ve mutfağı olan bir yaşam alanından oluşuyordu. Kendine has dekorasyonuyla bence sevimliydi. Mutfakta ihtiyacımız olan her şey mevcuttu. Selin’in kaldığı odada ahşaptan bir oyuncak ev ve çeşitli oyuncaklar vardı. Bayıldığını tahmin edersiniz. Biz eşyalarımızı yerleştirip çevrede gezinmeye çıktığımızda Selin oyuncaklarla oynamayı tercih etti.

vejle hotel

vejle hotel  vejle hotel

yasam odasi

mutfak

odadan goruntu

Otelin çevre düzenlemesi harikaydı. Her köşede farklı bir sürprizle karşılaşıyorduk. Odaların önündeki oturma alanları çok özenliydi. Arka taraftaki geniş bahçenin bir bölümünde keçiler vardı. Hemen yan tarafı çocuklar için ayrılmıştı. Basket potası,  masa tenisi ama en çok trambolin benim bile ilgimi çekti. Barbekü yapmak isteyenler için de bir alan ayırmıştı Jetta. Son günümüzde bu alanı keyifle kullandık. Detayları sonraki yazılarda bulabilirsiniz. Bahçenin orta alanında bir de kış bahçesi oluşturmuştu Jetta. Kapısında almanca ‘Privat’ (kişiye özel) yazan kış bahçesi aslında Jetta’nın ailesine aitmiş. Oteldeki ikinci gecemizde içeride hoş bir sürpriz yaratarak kış bahçesini sağolsun bize bıraktı.

kis bahcesi

bahce

bahce

sevimli keciler

barbeku alani

 

Selinimiz

Ertesi gün iş seyahatine çocukları da dahil etmemizin esas sebebi olan Legoland’deydik. Minik Çağla hatırlamayacak belki ama Selin için inanılmaz bir gündü. Samimiyetle söylemem gerekirse, benim için de öyleydi…

paylaşmaya değer bulduysan eğer...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn
DANİMARKA, Gilleleje, Kopenhag kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın