Avrupa Macerası-Almanya:Berlin

Tez yazımının bitmesiyle gelen rahatlıkla Avrupa gezime doğu avrupa ülkeleri ile devam etmeye karar verdim. Polonya, Slovakya, Macaristan öncesinde Berlin’e giden bir carpool bulunca bir de couch ayarladım ve tekrar düştüm yollara. Ama yine Maastricht’ten kalkan bir araç bulamadığım için mecburen önce belediye otobüsüyle Aachen’e gittim. O zamanlar şaşırtıcı geliyordu ülkeler arasında çalışan belediye otobüsü olması. Şimdiyse AB’de sınırların olmadığı fikrine alıştığım için çok normal geliyor.

Aachen’de tren istasyonuna vardığımda carpool’u telefonla konuşarak teyit edemediğim için biraz endişeliydim doğrusu. Şahısla ingilizce mesajlaştığımız için nereli olduğunu da kestiremiyordum. Beklerken birden yanıma son model siyah bir BMW 740 yanaştı ve içinden 3 tane genç hiphopçu indi.

P1030197

Bir süre bana baktıktan sonra:

-Türk müsün ağabey?

-Evet.

-Yeaa ağbii biz gidiyoz Berlin’e, karpul karpuul biziz.

Vay anasını, ikinci carpoolda da toprağımızdan kopmadık diyerekten bir dumur yaşasamda en azından bu sefer araç güzel diyerek arabaya bindm. Toprağımızdan kopmamak bir yana bir de hemşerimizi bulmam (bkz. aracın plakası) tam nokta vuruşu oldu. Sonra Alpa Gun lakaplı şöför kardeşimizin babasının fırınına uğrayıp yanımıza simit alıp yolluk yaptık (bi de yımırta haşlasaymışız keşke :)).

İşte ne olduysa yola çıktıktan sonra oldu. “Kardeş bu Alpa Gun” nedir diye sormuş bulundum. Bana uzaylı görmüş gibi baktıktan sonra “nasıl ya sen Alpa Gun’u bilmiyon mu abi?”dediler. “Yoo” deyince, yol boyunca 50-60 kere Top Story ve 20-25 defa Auslander‘i dinleyince anladım kim olduğunu. Başka şarkı çalmaya maalesef ikna olmadı hiphopçu kardeşlerim. Arzu ederseniz o havayı yaşamak için sizde yazı boyunca müziği dinleyebilirsiniz :)

Böyle böyle, gurbetçinin dertlerine tercüman olan Alpa Gun’ın şarkılarını dinleyerek  geçen 7,5 saat sonunda nihayet Berlin tren istasyonuna vardık ve gurbetçi kardeşlerimle vedalaştım.P1030199

Aslında Berlin maceralarım daha önce papillon’un kaleme aldıklarından pek farklı değil. O nedenle burada yalnızca papillonun tavsiyelerine birkaç eklemem olacak. Mesela TV kulesi Fernsehturm. Kuleden şehrin iki yüzünü de görmek mümkün.

P1030343 P1030330 P1030335 P1030325  P1030332 P1030334Görülmesi gereken başka bir yer de duvarın eskiden bulunduğu nokta. Bernauer Strasse 111’de ücretsiz gezilebilen Documentation Center meraklıkları için bulunmaz bir nimet. P1030323Aşağıdaki resimde yer alan çubuklar eskiden duvarın bulunduğu noktaları gösteriyor.P1030324Mühlenstrasse’de ise şimdilerde uluslararası özgürlük müzesi olan ve eski grafitilerin sanatçılar tarafından yeniden yapılmış/restore edilmiş versiyonlarını görmek mümkün.P1030293 P1030300 P1030284 P1030287P1030303Berlin hakkında daha detaylı bilgi için eski yazılarımıza göz atabilirsiniz. Benim son olarak eklemek istediğim şey ev sahibimin aşağıdaki bitkiden yapmış olduğu çok hafif ve enfes yemek. Bunun ne olduğunu bilen varsa lütfen yorum kısmına eklesin :)P1030387P1030390

Sonraki durak Krakow ve yaşayan bir II. Dünya savaşı hikayesi…

ALMANYA, AVRUPADA DELİ DOLU 1 AY, Berlin, Yurt Dışı kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 4 yorum

Avrupa Macerası-Hollanda: Maastricht

Uzun bir aradan sonra merakla beklenen “Avrupa’da Deli Dolu 1 Ay” yazı dizisine devam etme fırsatı bulabildim sevgili okurlar. Nerede kalmıştık diyen takipçiler bir önceki yazıya ulaşmak için buraya ,  “sen neden bahsediyorsun” diyen yeni katılımcılar ise dizinin başına gitmek için buraya tıklayabilirler. Sevgilerle, hhy.

…Ertesi gün dönüş yolunda beni Basel’e bırakan Ahmet kardeşim ile yollarımız tekrar kesişti. Ahmet kardeşim bu sefer beni evin önünden aldı ve sabah 10:00’da Bern’den Maastricht’e doğru yol almaya başladık. Ben de onun bu jestine yolun neredeyse yarısında aracı kullanarak karşılık verdim. Ahmet bu sefer carpool’da ilk günkü başarısını gösterememiş ve benden başka kimseyi bulamamıştı. O açıdan hasılatın düşük kalmasından biraz şikayetçiydi.

Neyse efendim, geçen 10 günlük zaman zarfında yaşananları anlatarak köyleri kasabaları arkamızda bırakırken aniden bir yağmur bastırdı ve yolculuğun başında kıllandığım 1992 Opel Vectra’nın silecekleri bozuldu. Sileceksiz araba kullanmak mümkün olmadığı için emniyet şeridine çekip beklemeye başladık. Yağmur 45 dk sonra dindi ve yola devam ettik. Derken yine yağmur ve aynı terane bir kere daha yaşandı. Yağmur böyle devam ederse bu yol bitmez desek de bir daha yağmur yağmadı ve molalarla birlikte yaklaşık 10 saatte 620 km lik yolu kat etmeyi başardık.

Maastricht’e dönünce ilk işim tez hocamla görüşüp, tezle ilgili düzeltmelerini almak ve biran önce onları yapmaya koyulmak oldu. Sadece yeme içme ve uyuma için mola vererek, tam 3 günde tüm istediklerini yapıp kendisine tezimi teslim ettim. O da inanılmaz bir şekilde 2 gün sonra beni arayarak tezin tamam olduğunu söyleyince harika bir rahatlama oldu.

Madem öyle o zaman hemen yollara düşmek lazım deyip Berlin’deki carpoolu ve couch’umu ayarladım. Böylece Maastricht’e döndükten 6 gün sonra tekrar yollara düştüm. Ancak Almanya macerasına başlamadan önce Maastricht’i anlatayım.

Maastricht Hollanda’nın diğer şehirlerinden biraz farklı, kanallarından ziyade ortaçağ kimliğiyle ön plana çıkıyor. Şehre demiryolu ile ulaşım oldukça kolay. Tren istasyonu şehre adını veren ve şehri ikiye ayıran Maas nehrinin yaklaşık 500 metre kadar doğusunda yer alıyor.

P1020128

Tren istasyonundan batıya doğru dümdüz ilerleyip St. Sirvaas köprüsünden Maas’ı geçtikten 400 metre sonra ise ana meydan olan Vrijthof’a ulaşabilirsiniz. Vrijthof restoranlar ve kafelerle çevrelenmiş büyük bir alan ve özellikle güzel havalarda tüm masalar turistler ve lokaller tarafından dolduruluyor. Meydanın batı yakasını Sint Janskerk ve Sint Servaasbasiliek kaplıyor. Kiliselerin önündeki festival figürleri orjinal eserler. P1030118P1030120

Vrijthof’un 300 metre kadar kuzey doğusunda ise belediye binasının da yer aldığı, pazar yeri olarak da kullanılan Markt bulunuyor. Buradaki cafe ve restoranlar Vrijthof’a kıyasla daha az turistik ve fiyatlar da biraz daha makul. Meydanın kuzey ucundaki elinde gerçek alev çıkartan bir sopa bulunan heykel ise gaz lambasının muciti  Johannes Petrus Minckeler’e ait.P1030068P1030070

Maastricht’in ortaçağdan kalma yüzünü görmek içinse Vritjhof’un güneyi ile Maas nehri arasında kalan bölgeyi dolaşmak gerekiyor. Buralarda birşeyler içmek ve soluklanmak için Onze Lieve Vrouwebasiliek’in bulunduğu meydan (Onze Lieve Vrouweplein) hoş bir alternatif olabilir.P1030073P1020609 P1030075P1030074

Onze Lieve Vrouwe bazilikasının batısındaki sokaklarda ise tarihin derinliklerinde bir seyahate çıkabilirsiniz.

P1030126P1030116P1030114P1030082P1020111 P1030108Maastricht sokakları birçok heykelle de size sürpriz yapabilir. Beklenmedik yerlerde küçük tebessümler için gözlerini dört açmalısınız.P1030101P1030107P1020617

Vrijthof’un güneyine doğru ilerlediğinizde tarihi surlara ulaşıyorsunuz. Eğer isterseniz bu surların üzerinde yürüyüş yapabilir, etraftaki manzarayı yukarıdan da seyredebilirsiniz. Buralara gelmişken St. Pieterstraat 13 numaradaki Cafe Sjiek’de bir mola verip geleneksel hollanda mutfağından birkaç tadım yapabilirsiniz. Ayrıca Wolfstraat 32’deki De Bobbel’i de tavsiye edebilirim.P1030088St. Bernardusstraat’ın sonunda Hollanda’nın en eski kapısı olan 13. yy’dan kalma Helpoort’u görebilirsiniz.

HelpoortP1030092 P1030094P1020615P1020597Eğer 27 Nisan’da kutlanan Queen’s Day’de Maastricht’e iseniz gelmeniz gereken adres yine surların olduğu bölge. Tüm şehrin kalbi burada atıyor desek yanlış olmaz.P1020623 P1020624 P1020621Maastricht’e gelenlerin görmesi gereken bir başka nokta da Maas nehri kıyıları. Buradan isterseniz nehirde tekne turuna çıkabilirsiniz. Nehrin iki kıyısında bulunan cafelerde birşeyler içip canlı müzik dinlemek ve güneşin batışını seyretmek de oldukça keyifli. Benim favorim St. Servaasbrug’un doğusunda köprünün üzerinde yer alan adını hatırlayamadığım kafe oldukça hoş bir manzaraya sahip. Ayrıca köprünün güney doğusundaki Cafe Zuid Maastricht’deki en sevdiğim yerlerdendir(Plein 1992 15). Meraklıları için Maas’ın batı yakasında bir de boat “coffee shop” bulunuyor.P1030134 P1020129 P1020130Sırada Berlin macerası ya da “şu çılgın Türkler” ve seyahatin unutulmazı “Alpha Gun-Top Story”…

AVRUPADA DELİ DOLU 1 AY, HOLLANDA, Maastricht, Yurt Dışı kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa bir Münih Macerası

Füssen’den 135 km uzaklıkta bulunan Münih’e öğleden sonra vardık. İbis Hotel (München City Nord)’ e yerleştikten sonra kızımızın kıymalı pide krizini gidermek için google’dan kaydettiğimiz birkaç adres için yola koyulduk. Münih’te ulaşım için metroyu tercih ettik. İlk defa geldiğim Almanya’da çoğu yerde Türkçe kelimeler görmek elbette kaçınılmazdı. Metro biletini de makinedeki Türkçe butonuna basarak kendi dilimizdeki yönergeler doğrultusunda makineden satın aldık. İndiğimiz metro istasyonundan çıktığımızda Türk Mahallesine geldiğimizi farketmemiz fazla zamanımızı almadı. Dükkanların üzerinde yazanlar, etrafta Türkçe konuşanlar kendimizi ülkemizin farklı bir şehrine gelmiş gibi hissettirdi. Kısa sürede aradığımız restoranı bulduk. İçerisi inanılmaz kalabalıktı. Menü oldukça genişti. Ev yemeklerinden kebaplara, pidelerden pizzalara kadar mutlaka yemek isteyeceğiniz bir şeyleri bulmak mümkündü. Ben sıcacık mercimek çorbası ile çorba özlemimi giderirken, eşim döner-pilavı tercih etti. Kızımız ise kıymalı pidesine kavuştuğunu sanıyordu ki alışkın olduğu lezzetin çok dışında bir pideyle karşılaşınca hüsrana uğradı. Bu kadar zahmete onun için katlandığımız için tabi biz de durumdan mustariptik. “En azından bir Türk Mahallesi görmüş olduk” dedik ve tekrar metroya binerek merkeze geldik.

metro

Münih’in ruhu ve kalbi olarak kabul edilen Marienplatz, cıvıl cıvıl bir meydan. Meydanda ilk dikkat çeken yapı Rathaus (Belediye Binası). Neo-gotik tarzdaki bina oldukça heybetli. Koyu renklerin kullanılması sebebiyle kasvetli gibi görünse de ince ve detaylı işçiliği kendine hayran bıraktırıyor.

IMG_2947

Rathaus’u ertesi gün gündüz gözüyle daha yakından incelemeye karar verdikten sonra bir Münih klasiği olan Hofbrauhaus’ a gittik. Bavyera’nın en iyi bilinen birahanesi burası. Bu nedenle oldukça da turistik. İçerisi o kadar kalabalık ve gürültülü ki; çevreyi gözlemlemekten tavandaki ortaçağdan kalma figürleri ancak fotoğraflara baktığımızda farkettik. Masaların başında göbekli amcalar, ellerde kocaman bira bardakları ve servis için etrafta gezinen yerel kıyafetli çıtı pıtı Alman kızları ile Hofbrauhaus’ da yine geleneksel bir akşam yaşanmakta. Yankılanan kahkaha seslerinden keyiflerin gıcır olduğunu anlıyoruz. Biz de bu ortama dahil olabilir miyiz acaba diye boş masa aranıyoruz ama nafile. Sıra beklemek de istemediğimizden Hofbrauhaus’un bulunduğu meydandaki “Hansel und Gretel” de kahve içmekle yetiniyoruz.

IMG_2961

IMG_2952

IMG_2950

IMG_2949

Biz, sevimli Hansel und Gretel’in açık havadaki masalarından birinde oturup meydandan gelip geçenleri izlerken, kızımız da içerideki oyun parkında vakit geçirdi. Bu satırları yazmamın esas sebebi de bu küçük oyun parkı aslında. Kulübe şeklinde tasarlanan oyun parkının dışı tıpkı masaldaki gibi şekerleme ve çikolatalarla süslenmiş. İçine girdiğinizde ise cadı tarafından kapatıldığınızı düşündürten parmaklıkların içinde buluyorsunuz kendinizi. Sizce de hoş bir detay değil mi? Kızımla bu masalı canlandırırken fotoğrafını çekmek aklıma gelmemiş maalesef.

IMG_2956

IMG_2955

IMG_2954

Ertesi sabah dönüş günüydü ve havaalanına gitmeden önce Münih’ de geçireceğimiz saatler sınırlıydı. Bu nedenle müze gezemedik veya herhangi bir etkinliğe katılamadık. Münih’ de yapılabilecek elbette çok şey var. Belki şehrin altını üstüne getiremedik ama bu tarihi şehir hakkında en azından fikir sahibi olduk.

Metronun Odeonsplatz durağında indikten sonra kısa bir yürüyüş sonrasında Residenz’ deydik. 1385’de kale olarak yapılan bina zaman içinde harika bir saraya dönüştürülmüş ve 1918’e kadar Bavyera’nın önemli düklerine ve krallarına ev sahipliği yapmış. Şu anda müze olan sarayın bahçesi, avluları, hazine odası gibi hayranlık uyandıracak bölümleri ve içindeki sanat eserleri mutlaka görülmeli.

IMG_2975

IMG_2976

IMG_2984

Max-Joseph Platz, Münih’in ünlü meydanlarından biri. Ortasında I. Max Joseph’in heykeli bulunuyor. Göz alıcı mağazaların peşi şıra dizildiği sokak olan Maximilianstrasse de bu meydana bağlanıyor. Alışveriş severlere duyurulur.

IMG_2989

IMG_2990

 Max-Joseph meydanındaki diğer bir önemli yapı da opera evi. Sanata tam anlamıyla değer verildiği her seferinde vurgulanan Avrupa’nın diğer önemli şehirlerinde olduğu gibi Münih’ de de opera evi gerçekten etkileyici. 1811’de Kral I. Maximilian’ın isteğiyle yapımına başlanan tiyatro mali sebeplerle tamamlanamamış ve sonrasında çıkan yangınla hayli zarar görmüş. 1825’de yapı bu sefer genişletilerek tekrar kullanıma açılmış fakat 1943’de, II. Dünya Savaşı sırasında açılan hava saldırıları nedeniyle birçok tarihi yapı gibi opera evinin de bir kısmı yıkılmış. 1963 yılında orijinaline bağlı kalınarak onarılmış ve 3. en büyük opera evi ünvanını almış. Daha büyükleri Paris ve Varşova’daymış. Etkinliğini halen sürdürmekteyken, Münih’in ünlü bale gösterilerinden birini izlemek keyifli olurdu doğrusu.

IMG_2991

Opera evinden sonra soluğu tekrar Marienplatz’da, Rathaus’da aldık. Belediye Binası’nda çan kulesinin üzerindeki eğlenceli gösteriyi (Glockenspiel) izlemeden dönmek olmazdı. Bir benzerine Prag’da rastlamıştık ancak Münih’deki daha çok hoşuma gitti. Sanki daha uzun sürdü ve figürler daha büyük gibi geldi bana. Bu saatli oyunun üç basamağı bulunuyor. En üst basamakta çanlarla birlikte dışarı çıkan minik bir kuş, ortada 1568’ deki  kraliyet düğününü müjdeleyen silahşörler ve en altta da yerel bir dans olan Schafflertanz betimlenmiş. Schafflertanz dansının geleneği 1517’ye dayanıyor. Münih, veba salgını ile mücadele ederken bira fıçısı yapıp satanlar, halka tekrar umut vermek amacıyla sokaklarda canlı müzik eşliğinde dans ederlermiş. Ellerinde yeşil ve büyük kancalar eşliğinde dans edenlerin sesini duyan halk, tekrar sokaklara çıkar ve acılarını bir nebze olsun dindirmek için eğlenirlermiş. Bu gelenek her 7 yılda bir, 6 Ocak ile büyük perhizin başlangıcı olan Salı gününe denk gelen tarih arasında devam edermiş. Önümüzdeki zaman dilimi içinde bu tarih 5 Mart 2019 olarak belirlenmiş. Kim bilir belki denk gelirsiniz.

Çan kulesindeki çalan çanlar ve müzik eşliğindeki figürlü gösteri her gün saat 11:00, 12:00 ve Kasım-Nisan ayları içerisinde saat 17:00’de izlenebiliyor. Biz saat 11:00’den kısa bir süre önce kulenin önündeydik. Kalabalık arasında yerimizi aldık. Saat geldiğinde kapalı kapılar açılıyor ve arkasındaki figürler bir bir belirmeye başlıyor. Aynı anda kalabalığın “Waovw!” seslerini duyuyorsunuz. Her anını kaçırmamaya çalışarak, ilgiyle izledikten sonra kapılar tekrar kapanıyor ve bu sefer alkış sesleri ile bu coşkuya ortak oluyorsunuz.

IMG_3004

IMG_2996

IMG_3005

Rathaus’un hemen karşısında St. Peterskirche kilisesi bulunuyor. Bu kilisenin 92 m’lik kulesine 297 basamak çıkarak Münih’i bir de tepeden izleyebilirsiniz.

IMG_3013

IMG_3015

Dönüşe son birkaç saat kalmıştı artık. Binalar arasında daha fazla gezinmek istemedik. Bunun yerine Englischer Garten (English Garden) diye bilinen oldukça geniş bir alanı kaplayan parkta vakit geçirdik. English Garden, Londra’daki Hyde Park’dan veya New York’daki Central Park’dan daha büyük. Şehrin içinde böylesi güzel parklara imrenmemek elde değil. Yanlarında köpekleri, bisikletleri, ellerinde kitap veya gazeteleriyle terlikli, şortlu parka gelen insanlarla beraber metrodan indik. Park elbette harika. Size sadece kafanızı boşaltıp, özgürlüğün tadını çıkarmak kalıyor.

IMG_3018

IMG_3031

Parkta gezerken önceliği Chinesischer Turm yani Chinese Tower’a verdik. 1789’dan beri varolan Chinese Tower Münihlilerin sıklıkla uğradıkları bir yer. Hofbrauhaus’un açık hava versiyonu burada yer alıyor. Masalar yine kalabalık ama bu sefer azmedip boş bir yer bulabildik. Birkaç turistin de bulunduğu, genişçe bir piknik masasına oturduk. Nar gibi kızarmış tavuğumuzu biralarımız eşliğinde afiyetle yedik. Bu sırada yanımızda oturanlar küçük kızımızın Ipad’i ustalıkla kullanıyor olmasına şaşkınlıkla gülünce, birlikte sohbete daldık. Aynı anda Chinese Tower’dan Alman ezgileri yükseliyordu. Haftanın belli günlerinde bu kulenin içinde yerel Bavyera kıyafetli müzisyenler canlı müzik yaparak ortamı daha da bir şenlendiriyorlar.

IMG_3020

IMG_3022

English Garden’da yapılabilecek birçok aktivite var. Bisiklete binebilir, gölde su bisikleti kiralayabilir ve hatta Isar nehrinin çılgın sularında surf bile yapabilirsiniz. Yok ben sakinlikten hoşlanırım derseniz, güneş yüzünü gösterir göstermez parka gelip güneşlenenlere, kitap okuyanlara ve miskinlik yapanlara siz de katılabilirsiniz.

IMG_3019

IMG_3026

IMG_3024

Romantik Yol diye bilinen küçük Ortaçağ kasabalarını ve Münih’i gördükten sonra kafamdaki Almanya algısı tamamen değişti diyebilirim. Yaşanan acıların üstünden çok uzun zaman geçmemesine rağmen, tarihiyle barışık ve dimdik ayakta olduklarını her şekilde hissediyorsunuz. Siyaseti bir kenara bırakırsak, sadece bir turist olarak gezdiğim yerler ve gördüklerim beni oldukça memnun etti. Demek ki neymiş; Almanya hiç de düşündüğüm gibi soğuk bir ülke değilmiş. Peki romantik miymiş? Siz öyle olmak istedikten sonra neden olmasın?

ALMANYA, Münih, Yurt Dışı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 yorum