Haziranda Kopenhag: 2. & 3. Gün

Ertesi gün oldukça yorgun uyandığımı hatırlıyorum. Bunun sebebi güneşin erken doğup, geç batmasıydı. Bu durumdan kolaylıkla etkilenen Çağla ilk gece sık sık uyandı. Tabii ben de. Neyse ki eğlenceli bir gün bizi bekliyordu.

Kopenhag’ın en sevdiğim bölgesi olan Christianshavn ile güne başladık. Vor Frelsers Kirke bu bölgede bulunan ilginç kiliselerden biri. 17. yy’dan kalma kilisenin içine girdiğimizde barok tarzdaki sunak ve iki filin sırtında taşıdığı devasa org hemen göze çarpıyor. İsveç’in kıyılarını dahi görebileceğiniz kilisenin 400 merdiveni bulunuyor ve 95 metre uzunluğunda. Son 160 basamakla kilisenin dış cephesinden dolanarak çıkılıyor ve harika bir manzaraya sahip olduğu söyleniyor. Yoğun geçecek günümüzün daha başında yorulmak istemediğimizden  tırmanmadık.

kilisesunakorgkilisedeki avize

Bir gün önce kanal turu yaparken gördüğümüz sakin cafelerden birine oturduk. Bira, kahve ve süt seçenekleriyle dolu masamız çok seyirlikti. Nehir kenarında düzgün sıralanan renkli binalar, hemen önümüzdeki kanal ve yüzümüze ılık ılık çarpan güneş yaşadığımız anı unutulmaz kılıyordu. Bir süre sonra kızımız Selin’le birlikte kanala ayaklarımızı uzattık. Kanaldan geçen teknelerdekiler ile karşılıklı olarak el salladıkça daha bir keyiflendik.cafeden gorunturenkli binalarchristianshavn2

Sırada gezeceğimiz yer oldukça ilginçti ve bizim için farklı bir deneyim oldu. Kopenhag’ın Christiania denilen küçük bölgesi bir kurtarılmış bölge (Freetown Christiania). Bu bölgeye polisin girmesi yasak. Ayrı kanunları ve kuralları olan bu hippi komününün yaşadığı alana girdiğiniz anda kendinizi bambaşka bir yerde buluyorsunuz. Giriş çok cezbedici. Alice Harikalar Diyarında masalını anımsatıyor. Tıpkı masaldaki gibi içerisi yaşadığımız dünyadan çok farklı aslında. Christiania’nın içinde esrar ve çeşitli uyuşturucu maddeleri kullanmak ve satmak serbest. Gezerken sıklıkla burnunuza gelen ekşimsi kokulara kayıtsız kalmak pek mümkün olmuyor. Merak içinde sağa sola bakınırken, içerideki en önemsiz şeyin uyuşturucu olduğunu görüyorsunuz. Önemsiz derken bu durumun çok normalize edildiğinden bahsediyorum. Bunun yanı sıra her adımda gördüğünüz çeşit çeşit sanat eserleri ağzınızı açık bıraktırıyor. Rengarenk boyanan duvarlar, atık maddelerden yapılan heykeller, satışı da yapılan çeşit çeşit el işleri içeride farklı bir dinamizmin olduğunu gösteriyor. İçeride her şey serbest. Çalan şarkılara eşlik edin, dans edin, birahanelerde oturup bira için, eserleri, binaları, bahçeleri inceleyin ama tek bir şey yapmayın. Sakın fotoğraf çekmeyin. Zaten defalarca kez uyarı levhası göreceksiniz. Buna hiç hoşgörülü değillermiş. Aşağıda gördüğünüz fotoğraf Christiania’nın girişine ait. Bu noktadan sonra mümkünse fotoğraf makinanızı görünmeyen bir yere kaldırın. Hippilerin yaşadığı yerden, farklı bir kapıdan çıkarken dikkatimi çeken bir levha oldu. O da şöyleydi: “Şu an Avrupa Topluluğuna giriyorsunuz!”

Christiania

Christiania

Christiania sonrasında sırada Selin’in sabırsızlıkla beklediği Tivoli’ye gittik. Tivoli, 1843’den bu yana varlığını sürdüren bir eğlence parkı. Aslında sadece Selin’in değil hepimizin kalbini çaldı Tivoli. Parkın içindeki özen her adımımızda kendini hissettiriyordu. Kişi başı 95 dkr ödeyerek girdiğimiz park oldukça kalabalıktı. Oradan oraya koşturan çocukları, uçan balonları ve lunaparkı gördükçe, kızımız da parkı biran evvel keşfetmek için hızlı adımlarla ilerliyordu. Tivoli’nin içindeki park alanları gerçekten takdire şayan. Dehşet güzellikteki tavus kuşları, envai çeşit çiçekler, süs havuzları ve göletler sürekli deklanşöre basma isteği uyandırıyor. İçeride görebileceğiniz pandomimler, küçük tiyatro gösterileri, konserler ücrete dahil. Lunapark bölümünde ise her bir aktivite için jeton (25 dkr) almanız gerekiyor. 2,7 kronun 1 lira olduğunu söylersem bu ücretlerin pek de makul olmadığı anlaşılıyor. Ancak fazla hesap kitap işlerine girmeden, keyfini çıkartıyoruz. Bir daha kaç gez geleceğiz Kopenhag’a? Ya da Selin bir daha ne zaman 5 yaşında olup da bu parka gelme şansını yakalayabilecek? diyerek Kopenhag’a gelme amacımızı hatırlıyoruz. Birkaç aktivitede biz de Selin’e eşlik ettik ve onun heyecanına ortak olduk.

Parkta tüm günü geçirmek mümkün. 26 eğlence parkuru ve 32 adet lüksden fast-fooda kadar geniş bir yelpazede bulunan restoran seçeneği bulunuyor. Tivoli’nin gece Las Vegas’ı andıracak kadar ışıl ışıl halinin de mutlaka görülmesi öneriliyor. Güneş çok geç saatlerde battığı için biz uzun süre parkta kalamadık ama ertesi gün papi bizim için cep telefonuyla birkaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmedi.

tivoli

tivoli1

tivoli2

tivoli9

tivoli10

tivoli12

tivoli4

tivoli3

 

tivoli6

tivoli5

tivoli7

tivoli8

tivoli13

Tivoli’ye gitmeden önce http://www.tivoli.dk/en/ yi ziyaret etmekte fayda var. Açılış ve kapanış saatleri bazı günler değişkenlik gösterebiliyor. Hem gideceğiniz dönemde gösterimde olan programları da takip etmiş olursunuz. Biz yaz aylarında gittiğimiz için çok eğlendik. Ancak bu yazıyı yazarken baktığım noel programları da insanda tekrar gitme duygusu uyandırıyor. Kopenhag’a geldiyseniz ne yapın edin görmeden dönmeyin derim.

Tivoli’de geçirdiğimiz güzel günün ertesinde, önceliği Botanik Bahçesine (Botanisk Have) verdik. Botanik Bahçesinde görebileceğiniz her bitki kayıt altında. Her birinin altında bitkinin hangi ülkeye ait olduğunun ve kaç yılında getirildiğinin yazıldığı tabelalar mevcut. Türkiye’nin çeşitli şehirlerinden gelen bitkilere de sıklıkla rastladık.

Nilüferlerle dolu bir göletin hemen ilerisindeki cam ev (Palmehus) parkın gözdesi sayılabilir. Palmehus’un açık olduğu saatlere denk gelmediğimizden cam evin içine giremedik. Yine de dışarıdan görülebildiği kadarıyla fotoğraf çektik. Palmehus’un içinde envai çeşit tropik bitki ve orkideler bulunuyormuş. Özellikle orkideleri görmek için gezi planına aldığım Palmehus, beni bu noktada hüsrana uğrattı.

botanik bahce gol

niluferler

botanisk have

Palmehus

Palmehus

botanisk have 2

palmehus2

palmehus3

Stroget, Kopenhag’ın sadece yayalara açık olan ünlü bir caddesi. Bu cadde boyunca yürüyerek Kopenhag sokaklarında rahat rahat gezebilir, çeşitli mağazalardan alışveriş yapabilirsiniz.

Stroget Caddesi

Stroget Caddesi

stroget2

İş programının yoğunluğu sebebiyle Kopenhag’daki 3. günümüz işte böyle sakin geçti. Yarın için heyecanlıydık. Yeni bir ülkenin sınırlarına girecektik. Hem de deniz üzerinden…

paylaşmaya değer bulduysan eğer...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn
DANİMARKA, Kopenhag, Yurt Dışı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Haziran’da Kopenhag: 1. Gün

Yeni yıl çevredeki süslemelerle kendini fark ettirmeye başladı bile. Yılbaşı için gezi hazırlıklarına başladığım ve gezilecek yerlerle ilgili araştırma yaptığım bugünlerde yazdan kalma bir postla karşınızdayız. Yeni yıla nerede gireceğimiz şimdilik sürpriz olsun. Ancak 7 günlük Kopenhag serisinden hemen sonra ışıltılarla dolu taptaze yeni bir post yazma hevesindeyim. Şimdi Kopenhag’dayız…

Bizi bilenler bilir… İşle ilgili kısa seyahatler kaçırılmaması gereken fırsatlardır bizim için. Unutulmaz Danimarka gezimiz de böyle başladı işte. Haziran ayında gittiğimiz Danimarka’nın ışıl ışıl haliyle tüm güzelliğini önümüze sermesi en büyük şansımızdı herhalde. Yıllar önce Eylül ayında gittiğimiz Londra ’nın içimize işleyen rüzgarından nasibimi aldığım için daha geniş yelpazede bir valiz hazırlamıştım. Sabahları elbette serindi. Ancak havanın gece 23:30 civarında karardığını düşünürsek, uzun süren güneşli saatlerde kısa kollularla veya gömlekle rahatlıkla gezdik. Bu aylarda Danimarka’ya gidecekler için faydalı olması açısından bu detayı paylaşmak istedim.

Havaalanına indikten sonra kalacağımız ev yakın olduğu için taksiyle gitmeye karar verdik. Ancak bir sorun vardı. Kopenhag’daki kurallara göre taksiye en fazla 4 kişi binebilirdik. 14 aylık bebeğimiz 5. kişiydi ve taksiciler üzgün olduklarını bildirerek sıradaki diğer kişileri arabalarına alıp hızla uzaklaşıyorlardı. 2 taksi tutma kararı aldığımız sırada, yanımıza esmer tenli, kendine has saç tıraşıyla “Ben Türk’üm” diye bağıran delikanlı yanaştı. Doğrudan “Merhaba!” dediğimizde yanılmadığımızı anlamıştık. Hiç düşünmeden bizi arabasına alan Türk taksici bebeğimizi görmediğini yolda giderken söylediyse de, sağolsun bizi kalacağımız eve kadar götürdü.

Şimdi gelelim gezimizin detaylarına. Danimarka’nın ekonomik açıdan zorlayıcı olduğunu söyleyerek başlamalıyım. Bu sebeple oteller inanılmaz pahalı. Daha önce sıklıkla duyduğumuz airbnb.com’u kullanma vakti böylelikle gelmiş oldu. Airbnb için kısa süreli bir ev kiralama sistemi diyebiliriz. Ev sahipleri siteye üye olarak evlerinin tamamını kiralayabildiği gibi, sadece bir odasını da kiralayabiliyor. Bu sistemden ve ev sahibimizden çok memnun kaldık. Geceliği 150 dolara kaldığımız Aske’nin evi çocuklarla beraber olduğumuz için genişliği, metroya, markete yakınlığı ve golf alanı olarak da kullanılan yeşil alana bakmasıyla oldukça tatminkardı. Aske kullanabileceğimiz dolapları yeşil stickerla belirlemişti ki bu durum sınırlarımızı bilmek açısından büyük bir kolaylık oldu. Apple tv ve DVD’lerle dolu raflar kızımızın çok hoşuna gitti. Nazik ev sahibimiz henüz çocuğu olmamasına rağmen bebeğimiz için mama sandalyesi bile koymuştu eve. Modern tarzda döşenmiş evi kesinlikle tavsiye edebilirim.

evin salonu

evin balkonu

Gezmeye ilk olarak en turistik yerden başladık:  Nyhavn. Günlerden Cumartesi’ydi ve Nyhavn kanalının çevresi insan kaynıyordu. Bizim gibi turist olarak gelenlerin yanı sıra Kopenhaglılar da kanalın keyfini çıkarıyorlardı. Rengarenk boyanmış tarihi binaları sıklıkla fotoğraflayacağınız, sıra sıra dizilmiş cafelerden birinde ya da kanala ayaklarınızı uzatarak bira içmek isteyeceğiniz bir yer burası. Ortamın neşesine, hareketine ve kahkahasına takılıp keyfini çıkarmak gerek.

nyhavn

nyhavn2

nyhavn3

nyhavn4

nyhavn5

nyhavn6

nyhavn7nyhavn8

nyhavn9

Tüm dünya tarafından bilinen, Danimarkalı ünlü masal yazarı Hans Christian Andersen’in izine Kopenhag’da sıklıkla rastlayacaksınız. Nyhavn’da bulunan 18, 20 ve 67 numaralı evlerde hayatının önemli bir bölümünü geçirmiş. Bu evlere de bir göz atabilirsiniz.

Kopenhag sokaklarında gezerken yorulursanız ama yine de yeni yerler görmek isterseniz Kanal Turu yapmanın zamanı gelmiştir. Her 30 dakikada bir kalkan rehberli kanal turu yaklaşık 1 saat sürüyor. Ünlü denizkızı heykelini, Amelienborg Sarayını, Opera binası gibi modern binaları ve tarihi kiliseleri ve benim çok sevdiğim Christianshavn bölgesini bu turda görebiliyorsunuz. Kanal derken Amsterdam veya Venedik gibi dar kanallar değil Kopenhag’da görecekleriniz. Daha çok açık deniz kıvamında. Kanal turu düzenleyen iki firma göreceksiniz. Copenhagen Tours (75 dkr) (dkr: Danimarka kronu) ve Netto-Badene (40 dkr). Biz daha ucuz olan Netto-Badene’yi tercih ettik ve memnun kaldık. Her ikisinin rotası da aynı.

netto badene

kanal turu 1

kanal turu 2

opera binasi

denizkizi

saray yati

christianshavn

christiansborg sarayi

Kanal turu sonrası King’s Gardens (Kongens Have) diye bilinen parka yürüdük. Diğer tüm kuzey ülkeleri gibi Danimarka’da da güneş yüzünü gösterir göstermez tüm parklar cıvıl cıvıl doluyor. Sandviçiyle piknik yapanlar, bikinisiyle güneşlenenler ve sere serpe yatarak kitap okuyanları görünce, batılıların park anlayışının bizden çok farklı olduğunu kabulleniyor insan. Kıyaslama yapmak anlamsız ve gereksiz. Elbette aynı değiliz, kültürlerimiz çok çok farklı. Bikiniyle parka gitmeye de özenmiyorum. Ben sadece parkların şehre estetik katması amacıyla oluşturulmasına karşıyım. Parklar şehrin nefes alanları. Dolayısıyla şehir için değil yaşayan insanlara hizmet etmeli. Hayvan pisliği ile dolu olmayan çimlerinde oturabilmeli, güvenlik endişesi duymadan kitabımı okuyabilmeliyim. Of dertlendim bak şimdi. En iyisi fotoğraflara bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

kongens have1

kongens have2

Parkın içinde Rosenborg Kalesi (110 danimarka kronu:dkr) bulunuyor. 17. yy’da inşa edilen kale, Kopenhag’ın önemli yapılarından biri. Gittiğimiz saatlerde kapalıydı. Zemin kattaki krallığa ait hazineleri ve mücevherleri görmek isterdim doğrusu.

rosenborg kalesi

Park sonrasındaki durağımız Round Tower (Rundetarn) oldu. Round Tower ünlü gökbilimci Tycho Brahe’nın gözlem yapabilmesi için Kral IV. Christian tarafından inşa ettirilmiş. Kızımız Selin babasıyla birlikte kulenin en tepesine çıkmak için pek hevesliydi. Onlar tırmanırlarken biz de annem ve Çağla’yla birlikte markette zaman geçirdik. Daha sonra kulenin bulunduğu küçük meydanda oturarak etrafı seyre daldık. Hatta minik Çağla’mız yorgunluktan pusetinde uyuyakalınca, biz de pek bir rahatladık.

roundtower1

round tower2

giris kapisi

kuleden goruntu

Stroget, Kopenhag’ın sadece yayalara açık olan ünlü bir caddesi. Bu cadde boyunca yürüyerek önce metroya, oradan da eve kadar yürüyerek günü tamamladık. Yürürken gördüğüm çocuk kitabevine bayıldım.

cocuk kitabevi

stroget3

Gezimizin ikinci gününde Christianshavn bölgesini ve Selin’in görmek için sabırsızlandığı meşhur Tivoli’yi gezeceğiz.

paylaşmaya değer bulduysan eğer...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn
DANİMARKA, Kopenhag, Yurt Dışı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avrupa Macerası-Polonya: Zakopane

Polonya’dan sonraki hedefim yavaş yavaş güneye kaymak ve ufaktan dönüşe başlamaktı. Bu nedenle Slovakya’ya geçmeden önce sınırdaki Zakopane’ye bir gün ayırmak ve Karpatların güzelliklerini görmek istedim. Krakow’dan buraya carpool bulamadığım için mecburen otobüse (tek yön 16 zloty) binmek zorunda kaldım ve 2 saat 10 dakika süren bir yolculuğun ardından Zakopane’ye vardım.

Burası aslında bir kayak merkezi olduğu için yapılacak temel aktiviteler doğa sporları ve kayak ancak doğal güzelliklerden keyif alan herkes için eşşiz manzarlar da sunan bir yer aynı zamanda. Sırt çantamı istasyonundaki kilitli dolaplardan birine bıraktıktan sonra aşağıdaki manzaralar eşliğinde keyifli bir yürüyüşün ardından şehir merkezine vardım.

P1030599 P1030600

İlk olarak, hem  şehri tepeden görmek hem de Tatra Dağlarının havasını içime çekmek için 1120 metre yükseklikteki Gubalowka Dağına çıkmaya karar verdim.  Buraya yürüyerek de çıkmak mümkün ancak vaktim kısıtlı olduğu için yaklaşık 1,5 km’lik yolu 5dk’da çıkan fünikülere (gidiş/dönüş 16 zloty) binmeyi tercih ettim. Füniküler yolculuğu yemyeşil ağaçların arasından geçiyor ve oldukça keyifli (bkz. aşağıdaki resim).P1030604Zirveye ulaştığınızda bütün turistik yerlerde olduğu gibi hediyelik eşya dükkanları ve cafeler sizi karşılıyor. Beni asıl ilgilendiren ve mutlu eden ise gördüğüm güzellikler ve temiz havası oldu.P1030617P1030623P1030627 P1030631Zakopane’nin bir diğer ilgi çekici özelliği de ahşap evleri. Kasabanın tümünde olduğu gibi Gubalowka dağının tepesinde de bu güzel evlerden mevcut. Ayrıca isterseniz kısa bir fayton sefasıyla da etrafı gezebilirsiniz.P1030632

Dağ havası beni acıktırmıştı ve zaman hızla ilerliyordu. Planladığım çok şey vardı ancak vaktim azalıyordu. O nedenle şehir merkezine geri döndüm. Ana cadde olan Krupowki’de birçok yemek alternatifi bulmak mümkün. Ancak ben yerel lezzetler peşinde olduğum için daha önceden Polonyalı arkadaşlarımdan methini duyduğum ve Tatra dağları çevresine özgü bir yiyecek “oscypek” yemeğe karar verdim.P1030643 P1030697P1030698Koyun sütüne birazcık inek sütü ilave edilerek yapılan tütsülenmiş bir peynir olan oscypek’in birçok farklı çeşidi bulunuyor. Benim tercihim ise elimde görmüş olduğunuz geleneksel versiyon oldu. Oldukça lezzetliydi, bölgeye yolu düşeceklere kesinlikle tavsiye ederim.

Karnımı doyurduktan sonra içini merak ettiğim ahşap evleri ziyaret etmeye karar verdim. Zakopane’nin en eski sokağı olan Koscieliska’da bulunan ve şu anda müze olarak (Museum of Zakopane Style – 7 zloty) ziyarete açılan Villa Koliba’nın yolunu tuttum. Aynı sokakta yer alan ahşap Old Parish Kilisesi de değişik göründü gözüme.P1030648P1030646Bilgilendirme broşüründe 19.yy’ın ikinci yarısında bölgedeki İsviçre tarzı yapıların artmasına bir tepki olarak Zakopane tarzının korunması için bir kampanya başladığı ve yapılacak evlerin yerel mimariyi yaşatacak biçimde yapılmasına özellikle dikkat edildiği yazıyordu. Villa Koliba da özellikle yerel tarzın güzelliğini ortaya koymak ve diğerlerini özendirmek amacıyla 1892-1893 yılları arasında lokal marangozlar tarafından inşa edilmiş. Bunları okuyunca memleket canladı gözümde yine…okuduklarım beynimde dolandı şöyle bir…İsviçre tarzı yapılar artmış…taklitçiliğe tepki…orijinal tarzın korunması…eğitim, bilinç, rant, çevre, trafik ve bir sürü şey geçti bir anda aklımdan. Neyse ki çabuk atlatıp müzeyi gezmeye devam ettim. P1030651 P1030656 P1030663 P1030666P1030667Müzeden çıktıktan sonra yeşille iç içe, trafik probleminin olmadığı Zakopane sokaklarında gönlümce dolaştım. Sıradan insanların yaşadığı evlere de gıpta etmemek elde değil.P1030692 P1030688 P1030684 P1030695Şimdi 1400m yükseklikteki Morskie Oko (Denizin Gözü) gölüne gitme planımı uygulama vakti gelmişti. Bunun için hem Slovakya’ya giden minibüsün en son kaçta kalkacağını hem de göle ulaşmanın ne kadar süreceğini öğrenmek amacıyla şehir merkezindeki minibüs duraklarına gittim. Ancak biri kötü diğeri daha kötü haber aldım. Kötü haber Morskie Oko’ya gitmek 3 saatimi alacaktı ve bu yüzden o planı iptal etmek zorunda kaldım. Üzülerek aşağıda hayalini kurduğum manzaraya (resim internetten) veda ettim. BN-DS221_1lakes_G_20140716070005Daha kötü haber ise Slovakya’ya giden minibüsün 10 gün boyunca çalışmayacağı idi. Ev sahibim beni akşama bekliyordu ve taksiyle Slovakya’ya gitmek ufak bir servet tutuyordu. Dil sorunu nedeniyle minibüsçülere sınıra en yakın nerede inebilirim diye de sorduğumda yanıt alamıyordum. Nafile uğraşlardan sonra ingilizce bilebileceğine inandığım gençlerden yardım istemeye karar verdim. Çok geçmeden öğrenci bir çift benimle ilgilendi ve sınıra en yakın minibüse nereden bineceğimi gösterdi. Hatta bir kağıda minibüsçüye derdimi anlatabilmem için kısa bir not bile yazdılar.

Bir anda heyecan seviyesi yükselince hemen gidip sırt çantamı aldım ve minibüs durağında beklemeye başladım. Her gelen minibüse kağıdı gösterip bir heyecanla binmeye çalışırken “bu değil” gibisinden bir yanıt aldıkça daha da heyecanlanmaya başladım. Yaklaşık 1,5 saatlik bekleyişin ardından nihayet beklediğim minibüs geldi. Minibüste benden başka 2 kişi vardı. Onlar da 3-4 dakika sonra inince minibüste yalnızca ben ve şoför kaldık. Dağların arasında yolcu falan almadan gittikçe gidiyorduk. Tam “acaba kağıtta ne yazıyor” diye düşünmeye başlamıştım ki minibüs tabiatın ortasında durdu ve şoför eliyle bir yolu işaret etti. Hadi hayırlısı diyerek yürümeye başladım.

Şimdi bana bir şey olsa burada olduğumu Krakow’da bıraktığım ev sahibimden başka bilen yok, ne kadar aktif-mert-korkusuz işler yapıyorum diye düşünürken bari birine mesaj çekeyim dedim. Bir de baktım ki telefon çekiyor ama Hollanda’dan alınma Lebara hat çalışmıyordu. İşte o zaman verdim kendimi pozitif düşünceye, tavşana, kelebeğe…P1030707P1030708P1030703Neyse ki bir problem olmadan Bialka nehrini geçtim ve yürüyerek Lysa Polana’dan Slovakya’ya giriş yaptım.P1030704

Sınırı geçtikten sonra yarım saatlik bir yürüyüşün ardından beni Poprad’a götürecek olan otobüsün kalkacağı durağa ulaştım. Otobüsün gelip gelmeyeceğine dair hiçbir açıklama yoktu ve ortalıkta kimse görünmüyordu. Bari otostop çekeyim deyip bir kağıda Poprad yazıp beklemeye devam ettim ama başarısız oldum. Zaten sanırım o tiple, dağ başında dikilirken birinin beni arabasına almasını beklemek biraz naif bir düşünce olmuş :)P1030710

1,5 saatlik bekleyişin sonunda nihayet bir otobüs geldi ve ev sahibimle 19:00’da olan buluşmaya saat 22:00 itibarıyla gidebildim. Telefon çalışmadığı için haber de verememiş çok sıkıntılı bir duruma düşmüştüm. Poprad’a varınca ilk iş olarak bir paralı telefon bulup Filip’i aradım. Kendisi de istasyonda oldukça uzun süre beklemiş ve endişelenmişti. Filip seyahatim boyunca rastladığım en iyi insanlardan bir tanesi çıktı. Hemen gelip beni istasyondan aldı ve evlerine gittiğimde annesi sırf benim için yemek hazırladı. P1030720P1030719Yemekten sonra Filip’in kardeşiyle birlikte Groteska kafeye gidip birer borovicka ve slivovice likörü yuvarladıktan sonra maceralı bir günün daha sonuna gelmiştim…

paylaşmaya değer bulduysan eğer...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn
AVRUPADA DELİ DOLU 1 AY, POLONYA, Yurt Dışı, Zakopane kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın